Kıvanç Kaplan Bir Yarı Deli'nin Günlüğü

Uçurumdaki Fransız

Uçurumdaki Fransız
80lerin ortaları.. Tekirdağ’ın küçük ama vizyonlu şehir olmasının ibaresi olan çoklu tanımlamalardan (Aşıklar merdiveni, harabeler, 6 tane kolonun olduğu direkler altı, sayılı avukatın olduğu avukatlar sokağı gibi) iki sinemanın olduğu Sinemalar sokağındayız. Site kuru temizlemenin bitişiğindeki Hasene apartmanın en üst katında, sobalı bir evde kirada oturuyoruz. Yan apartmanın altında daha sonraları Akademi bara dönecek olan atari salonu var. Apartmanın giriş altında zaman zaman kasaların ucundan Tamek meyve sularını kaçırdığımız meşrubat deposu bulunmakta.
İmkanların kısıtlı olduğu ama ufak değişikliklerin büyük mutluluk getirdiği bir dönemdi bu yıllar. Tek bir kanalda, çekmesi için çubuk uzun anteni 3 boyutlu tüm yönlere çevirdiğimiz, sadece belirli günler yayın yapan ve akşamında istiklal marşı kapanış sonrası, düz tiz bir sesin eşlik edip uyandırdığı siyah beyaz tüplü televizyon zamanları.
Pazar günleri Heman, Voltran üzerine Kara şimşek ve içinde basmalı çark üzerinde 0-1-2 rakamlarının olduğu anahtarlıkla oynadığımız spor toto zamanları. Kuponlar, ansiklopediler, bulmacalar, bir sürü aile aktivitesi.
Renkli tv geldiği günü çok net hatırlıyorum, babam merdivenlerden o ağır TV ile çıkarken, daire kapısında başında komşularla birlikte seremoni vardı.
TV açılır açılmaz çıkan yarışma programında, annemin anlık efsane yorumunu hayatta unutamam, “Aaa Erkan Yolaç sarışınmış.”
Annemin bir diğer efsanesi, telefonda yanlış tuşlama sonrası, henüz yeni uygulanmaya başlanmış banttan telesekreter kaydını dinleyip, “teşekkür ederim kızım” diyip, kadını gerçek sanıp cevap vermemesine sinirlenmesiydi. “Alo, alo?? Aa kapattı yüzüme” demişti.
Babam, gençken yazları dedemlerle Hayrabolu-Tekirdağ arası yaptıkları yolcu taşımacılıktan da gelen şöförlük tecrübesiyle iyi araba kullanırdı. Mekanik bilgisi Fizik öğretmeni de olmasından kaynaklı çoğu kişiden iyiydi.
Babamlar yine bu dönemlerde zar zor biriktirdikleri birikimle 2.el araba almışlardı. Kare farlı, Fransız 74 model Renault 12 TL. Sağlamlığı, basitliği ve 60 beygirlik motoruyla dağ keçisi denilen efsane.
Çift Weber karbüratörlü, 68 beygir gücündeki spor TS modelinden tasarım olarak sinyal lambalarının şeffaf olmaması gibi detaylar içeriyordu. Fransız arabalarının sağlam ve basit yapısı ile ulaşılabilir bütçelerde olması iyi konuma koyuyordu markalarını. Araba markaları çok da yoktu. Vosvos, Reno ve Tofaş Murat131ler sokaklarda hakimdi. Daha önceki Godiva yazımda da bahsettiğim gibi, araba ile yolculuk bir hikaye süreciydi bizde. Otoban yok, acele yok, torpidoda duran 4 kaset dışında müzik yok. O yüzden bir ev gibiydi bu arabalarda geçen süreçler.
Türkiye’de ve dünyada bu Fransız ürünlerinin tercih edilmesi çok da tesadüfi değil esasında.
Nitekim Fransız ihtilalinden sonra dünya üzerinde Fransa rüzgarları esiyor. Edebiyat, sanayi, şiirler, şarkıların çoğu Fransızca. Padişahlar Arapça farsça dışında Fransızcayı konuşuyor. Atatürk’ün kütüphanesinde ciddi oranda Fransızca eserler olduğunu görüyoruz. Öyle ki en çok tercih edilen yabancı dil oluyor. Açılan 5 okulun 3ünde fransızca veriliyor. Devlet okullarında dahi yabancı dil Fransızca.
Osmanlı döneminde ticaret yapabilmek için bazı ülkelere imtiyaz daha sonra kapitülasyonlar tanınıyor bilirsiniz. Bu ülkeler arasında en çok hakka sahip olan ülke de Fransa. Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet döneminde de Fransızca okullar ve eğitimleri artıyor. Fransızca, ‘Denemeler’ yazarı Montaigne’den, Realizmin öncüsü Balzac’tan Stendhal’a, natüralizmin kurucusu Emile Zola’dan Arthur Rimbaud’a, Lamartine’den Madam Bovary’nin yazarı Flaubert’e kadar zengin bir edebiyat kültürüne sahip.
Dünyaca ünlü Notre Dame Katedralinin yıkılmasına dayanamayıp kurtarılması için Notre Dame’ın Kamburu adlı romanını yazan Victor Hugo’yu tanımayan yoktur. Filmlere konu olan Alexandre Dumas’nın Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu gibi çocukluğumuzda okuduğumuz Demir Maske romanları, La Fonteine’in masallarını unutabilir miyiz?
Güzelliğiyle hem Avrupa, hem de Amerikan sinemasını büyülemiş dünyaca ünlü Brigette Bardot’tan, yakışıklılığıyla göz dolduran Alain Delon’a, şarkılarıyla Fransızcaya olan hayranlığımızın artmasına sebep olan Serge Gainsbourg’dan, Edith Piaf’a kadar listenin uzadığını görürüz.
Ayrıca bugüne kadar en çok Nobel Edebiyat Ödülü alan ülkenin de Fransa olduğunu hatırlatmakta fayda var. Dolayısıyla Fransa ve Fransızca ülkeminizin genlerinde bulunmakta.
Burada bi ufak anımdan bahsedeyim. Lisedeyim, babamla yazlığa gidiyoruz. Babam bir anda, “seni seviyorum, hakediyorum, seni istiyorum” gibi cümleler kurmaya başladı. Korktum “baba ne diyosun” dedim. Meğerse radyoda çalan Ayişa (Khaled Aicha ’96)şarkısının sözlerini çeviriyormuş, ortaokulda fransızca gördüğü için.
“senin hazinelerin sende kalsın,
bundan fazlasını hak ediyorum.
engeller engellerdir, altından bile olsa,
seninle aynı hakları istiyorum.
her gün saygı ve sadece sevgi,
ben sadece aşk istiyorum”
Bizim Renoya hafif makyaj yapılmıştı. Öyle oto aksesuarcılar, ithalatçılar yok. Çıkartma bile yok. İmkan dahilinde yaratılan işler var. O yüzden araç üzerindeki her ek süs, çok değerli. Çıkartma deyip geçmeyin, o araçların arka camındaki marka ve yazıları hiç bir güç söktüremezdi hatırlayın, çoğu halen de duruyordur. Renault 11 – hayatın ötesi falan. Normalde de çok yok çıkartma, sakızlardan işte futbolcular çıkar, onu da yapıştırırız albüme. Tribündeki seyircilerin bölge bölge ayağa kalkıp indiği, bu sayede ortaya çıkan ünlü kareografi “Meksika Dalgası”nın olduğu dünya kupasının, Meksika86 futbol albümünü tamamlamıştık Güvenç’le.
Bizim araçta ek olarak bagaja inen cam içinde, enine plastik parçalarla yapılmış perde ile sol kapı arkasında cam üzerine yapıştırılmış ünlü tenis markası Head’in çıkartması vardı.
Babamdan bize geçen orijinalliği bozulmasın huyu nedeniyle, bir süre arabayı bu şekilde kullandı. Annem, o kadar demekten yorulmuştu ki, “o arkada plastik perde aralarında toz birikiyor” diye. Haklı kadın. Babamda da dinlemiyor yani, dikiz aynasına bakınca da degrade görüyor her şeyi. Farketmez nasıl aldıysak öyle kullanırız hesabı. Güzel bir öğretisi babamın: “Çalışanı kurcalama”
Geçmişte TV üzerindeki çıkartmayla 2 ay ekranı izlediğimizi unutmadığımız gibi, 20yıllık çamaşır makinası kapağında halen duran kırmızı ‘nakliye sırısında alttan tutmayın’ çıkartmasından, bizdeki değişimlerin ne kadar zor olabileceğini tahmin edersiniz.
Her mahallede boş boş konuşan adamlar vardır ya, onu bunu kızıştırır, laf taşır, şu dönemde troll dediğimiz,
Böyle biri bir gün gelip babama diyor ki ‘Hocam, bu perde takılan arabalara pavyon arabası diyorlarmış.’.
Akşamında o arkadaki plastik perdeler sökülmüş olarak geldi araba tabi. Annem, “Sedat niye söktün” sorusuna da “Arkası net gözükmüyor” cevabını vermişti.
Yine başka bir gün, muhtemelen aynı tip, gelip babama diyor ki, “hocam o çıkartma var ya arka camda Head yazan, onun anlamı baş demekmiş, ayıp manada. Mahalle bunu konuşuyor.“
Akşama tabi o cam da tertemiz. Açıklama da basit, “bizim tenisle ne alakamız var canım?”
Güvenç’te ve bende büyük emekleri olan anneannem de o dönemlerin çoğunda bizde. Benim okula gidip gelmemi bekliyor rahmetli. Bayramları babamın köyüne gidiliyor genellikle. Bolluk bereketlik, büyük heyecan.. Rahmetli dedemler çiftçilik yapıyor. Çuval çuval şeker, yağ geliyor bize sürekli. Rahmetli babaannemin dışardaki fırında yaptığı nohutlu ekmeğin ve peçkada (Bulgarca fırın) pişen yemeklerin, yemediğimiz için bize kızdığı, babamla gömdüğümüz sütlaçların kokusu burnumuzda tütüyor.
Kışa gelen bu bayramlardan birinde yine ailecek köye gittik. Dönüşte Hayrabolu’nda halama uğradık ve yağan kar sebebiyle, yarın çıkarız yola diyip geceyi orada geçirdik. Gece yolculuğunu sevmez babam. Ertesi gün dönmemiz lazım.
Sabah bir kalktık, bembeyaz örtü, çatılar sokaklar dahil her yer. Babam gideriz, gitmemiz gerekiyor diyor. “Kaldık mı bu kar daha da artar, çıkamayız” diyor. Yollarda tuzlama yok, kış lastiği, zincir falan yok o dönemde. Bırak kış lastiğini, zincir diye bir şeyin varlığından haberimiz bile yok. Babam biliyordur da biz tahayyül bile edemiyoruz. Öyle ya, Trakyada kış sert geçse de, Erzurum gibi koskoca bir mevsim bembeyaz olmaz.
Arabaya iniyoruz, babam çalıştırıp ısıtıyor aracı, cama buzlanma ve buğulanma yapmasın diye patates sürüyoruz diye hatırlıyorum. Yola bir şekilde çıkıyoruz. Hayrabolu Tekirdağ arası 50kmlik mesafe. Normal şartlarda 45dklık yol en fazla. Tekirdağ deniz kenarı olduğu için hava şartları daha ılıman. Babam da buna güveniyor. Yolun ortasını atlatırsak şartlar iyileşir diye.
Maalesef koşullar yolun ortalarında ağırlaşıyor, arabamız kaymaya başlıyor ve yol dışına çıkıyoruz. Arabayı çevirip tekrar yola koyuyoruz. Öyle bir an ki, dönsen dönemezsin. Telefon vs yok, çekici yardım falan çağıramazsın. Başka araç da geçmiyor. Hava da buz. Arabada neyseki benzin var. Bu süreci mecburen içinde yaşaman gerekiyor. Korku içimize işliyor. Tek şöför babam ve o sakin kalıp, herkesin sorumluluğunu alıp kaptanlık ve liderlik yapmak zorunda.
Babam arabayı çok temkinli kullanıyor. Ananem sürekli dua okuyor. Annem korkudan “Sedat yavaş”, babam da “Fren yapamam kayarız, vites değiştiremem patinaj yapar” gibi sakinlikle teknik açıklamalar yapıyor. Dedikleri halen kulağımızda küpe. Karda 2.viteste kalkmayı, gereksiz fren ve vites değiştirmemeyi uygulamalı olarak beyinlerimize kaydediyoruz.
Tuğla fabrikasına doğru inişe geçerken araba bu sefer dönüp geri geri kaymaya başlıyor, frenler kitleniyor. Yolun dışındayken bir taşa takılıp, duruyoruz. İndiğimizde bizi neredeyse sihirli bir elin durdurduğuna şahitlik ediyoruz. Çünkü 30cm daha kaymış olsak uçurumu boylarmışız. Çevreden bulabildiğimiz taş, tahta ne varsa lastiklerin altına dolduruyoruz. Ananem, dualarda sanırım 4.tekrara geçmiş olmalı.
Oradan arabayı bir şekilde ite çeke çıkartıp Karadeniz mahallesine doğru giriş yapıyoruz. Burada da yokuş aşağı kayıp, sağdaki bir elektrik direğine kibarca çarpıp duruyoruz. Derin bir oh çekiyoruz. Yerleşim yerindeyiz artık. Bizi hemen yolun karşısındaki evden çağırıyorlar. Kalabalık içerisi, meğer o gün yolda kalanlar günü. Mutfaktan tepsiler içinde bardak bardak çay çıkıyor. Dünyanın en güzel çayı!. Dinleniyoruz, benzer hikayeleri paylaşıyoruz oradakilerle. Bi süre sonra belediye tuzlama yapıyor. Yola çıkıp eve sağ salim varıyoruz. Bizim ailecek tüm anlarını korkuyla hatırladığımız ve unutamadığımız bir yol hikayesi olarak hafızalarımıza kazınıyor.
Bir kaç sene önce babama Renault 12 TL’in birebir maketini bulup hediye ettiğimizde gözleri dolmuştu. Çocukluğumuzda bize Sivas ve Hendek’ten dönüşlerinde oyuncak araba getiren bu adama, bu sefer evlatları oyuncak getirmişti.
Bizi de o uçurumda durduran belki de rahmetli anneannemin dualarıydı kim bilir?
(FIN)


Godiva’nın Kasedi!

Godiva’nın Kasedi! Kaset denilince akla hep başka başka şey geliyor. Baştan söyleyeyim o anı canlı izleyen bir kişi kör oldu. Ama dinleyenlerin aklında hep kaldı.…

Read More

11 yılı devirdik

11 yılı devirdik biz bugün! (01.09.2018)   İlişkiyi, evliliği, yuvayı yürüten kadındır. Ne mutlu ki bana, bu konuda çok şanslıyım. Tüm hatalarıma rağmen, kadınım yanımda…

Read More

6.Bloğa Geldiğimizde Amiri Ne Durdurdu?

Yine bir üniversite anısı. 98 Yılındayız. Bu seferki yardımcı karakterimiz Mehmet Ali, nam-ı değer Mami. Anketlerin çok meşhur olduğu ve ciddiye alındığı dönem. Çeşitli sektördeki…

Read More
About the author

Kıvanç Kaplan:

0 Comments

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

eighteen + four =