Kıvanç Kaplan Bir Yarı Deli'nin Günlüğü

Tekirdağ’lı Pişantör

İlkokul çağımda tanıştığım, bir klavye öyküsü ile karşınızdayım. 1988-1993 Yılları arasında geçen bu dönemde, sizlere o zamanları ve o yılların Tekirdağ’ını anlatmaya çalışacağım. Tekirdağ’lı Pişantör de ben değilim bu arada.

Bu yazı şu ana kadar yazdıklarımın en uzunu oldu. Yaklaşık 9.000’e Yakın Kelime ile. Haftalık periyodumu geciktirmemin de sebebi buydu. Aylık periyod deseydim yanlış anlaşılacaktı, o yüzden Adettenir Haftalık yazdım. İçinde parça parça hikayelerim var. Orhan Babacı Lostra, Para Yapışan Yoğurt Kasesi gibi. En önemlisi Tekirdağ var. Tekirdağ’ın pidesi var, merdivenleri var, ilkokulu var, rahatlığı var, özlemi var, müziği var, müzisyeni var, kasetleri var..

Kimler var bu hikayede? GürelÖzcan, EnginTüre, Annem, Babam, Güvenç, Sertaç, Sami, Sinan, CihanCoşkun, Murat, Bengi(?), CihanÖzekli, Arzu, BurcuHergül, BurcuToyran, Kız Emre, Kıvanç, Ayhan, Onur, Başak, Bakkal M.., ŞükrüGöçmen, Erhan, Özlem, DenizElitaş, Selami, Gökmen, EvrenAksu, Ali, Banu, ÇakırCihan… Ve Dönemin Ünlüleri..

O dönemde yaşadığım ne varsa hatırladığım kadarıyla burada var. Normalde bunları, hatta Tekirdağ bölümünü de ayrı olarak yayınlayabilirdim ama müzik anımın başlangıcı, yaş olarak bir takım şeylerin farkına varabildiğim dönem olduğundan, ayırmak istemedim, ayrılamadım da. Kendi içimde nostaljik bir rüzgar oluşturdum ve aksın istedim. Nihayetinde konu Tekirdağ üzerine de yazmaya gelince, ayırmadan başlıklar altına koydum.

Kaç Para Ulan Bi Flüt?


8 yaşımda annemler bendeki ilgiyi ve ısrarı farketmiş olcaklar ki aile dostumuz, müzik öğretmeni Gürel Özcan‘dan flüt dersleri aldırmaya başladılar. Güvenç de almıştı flüt dersi. Yetenek ailede var. Ders verecek donanımlı kişi de pek yok. Nüfus az zaten Tekirdağ’da. Şansımız Gürel Özcan gibi insanlarla tanışmamızdı. Başka enstrüman şansımız da yoktu. Gürel Özcan müzik öğretmenliğin yanısıra Kumbağ’da müzik yapıyordu. Tekirdağ’lı Pişantör denebilir ona da.

Tekirdağ her ne kadar İstanbul’a çok yakın olsa da, geriden takip ederdi. Sinema filmleri bize 3-4 ay sonra gelirdi hatırlayın. Müzik mağazası da yoktu çocukluğumda. Sonraları Atlas Pasajı‘nda açıldı. Orada da imkanlar kısıtlıydı ama yine de faydalandık.
Dolayısıyla Tekirdağ’da, klavyeden önce müziğe ilgisi olan bir çocuk ailesine dayatması ve alesinin de desteklemesi ile kendi geliştirebileceği, klarnet vs dışında tek enstrüman vardı. O da Flüt!.

Kendinden Komalı: Helvacıoğlu


Çok güzel çalardım, ya da bana öyle geliyordu. Koma basabiliyordum re’de do’da hafif yan üfleyince. İnce sol, fa çıkartabildiğimi hatırlarım. Severdim. Helvacıoğlu’ndan Yamaha’ya transfer etmiştim kendimi. Yamaha çok rahattı, özellikle alt do boğumu. Elime tam otururdu. Ama sınıfta bu bende kabusa dönerdi. Entonasyon problemleri toplu çalındığında beni delirtirdi. Absoluta dönebilecek, Rölatif Absolut kulağım olduğu için dayanamazdım, başım dönerdi.

Yıllar sonra şu İbrahim Tatlıses’in flüt videosunu görünce, gülsem de acaip duygulanırım esasında. Benim iki tane flüdüm vardı çünkü. Pahalı da değildi ya flüt. Çok abartmışlar bence orayı. Ayrıca isyanını rakı masasında yapacağına, bir gün de içme be arkadaşım, o parayla flüt al anasını satiim. Ama komik sahne be.

Bana Bir Masal Anlat Baba, Flütle Olsun

Flüt dersleri tabii ki çok uzun sürmedi. Zaten kulak tırmalıyor, Süperbaba daha icat olmamış, basit bi de. Bitti yani yapılacaklar.

Gürel Hocam da esasen klavye çalıyordu. Hatta Miltur Kumbağ’da program yapıyordu. Ona çok özenirdim. Sahnede gördüğüm ilk müzisyendi. Kaliteli müzik çalardı. İnsanların hepsi eğlenirdi. İnsanları eğlendirmek, alkışlanmak çok güzel bir duygu olarak, büyük ihtimalle o yaşlarda kazındı beynime.

Yamaha Alın

Gürel Hocam, beni klavye çalmaya yönlendirdi mecburen ama klavyem yok ki. Ucuz da değil o zamanlar. Beko’larda satılan Casio’lar var ama ‘Yamaha alın’ diyor bize. (Sonrasında ben de Yamaha Bas gitar kullandım ve kullanıyorum.) ‘Benim oğlumun neden klavyesi yok ulan?’ isyanı yok tabi babamların, çünkü koca okulda bi tek Sami’de var. Tekirdağ’da da sayılıdır bu sayı.

O dönem hayatımda hiç görmediğim, tanımadığım bi akrabamızdan mektup geldi, içinde de 200 Usd. Bir daha da haber alamadık ondan. Annemler o 200 Doları Gürel amcaya verdi, Gürel amca da bana İstanbul’dan klavyeyi aldı getirdi. Sarı kutusuyla.

Aile Desteği Her Zaman Önemlidir

Düşünsenize aileniz çok ihtiyacı olabilecek o parayı çocuğun müzik yapması için veriyor.. Çok duygulandım şu anda. Benzerini ilk elektro gitar ve ilk bas gitar alışımda da yapmışlardı. Müzikte aile desteği önemli.. Şu anda bir yerlere gelebilmişsem, ailemin bana yardım edip aldığı enstürmanların ışığındadır bu.

 

Sarı Kutulu Yamaha

Fotoğraf ilkokul mezuniyet eğlencesine ait. 89-90 Dönemi. Üstümde o dönemin yeni modası olan kot ceket ve buz mavisi kot. Ayaklarımda efsane beyaz Pumalar.
Klavye ayağı ne ola ki zaten, al sana işte sıra. Koy üstüne çal. Bir de mikrofonlama yaptın mı tamamdır. Fotoğrafta yanımda Banu, onun solunda kadim dostum Cihan Coşkun, arkamızda Engin Türe Hocam var. Mikrofonu tutan da Cihan ama Çakır derdik ona, gözleri maviydi.

Nedense etrafımız sarılı. Aşırı bir ilgi var klavye çalana. Yeni icat, elektronik bize göre. Benim dışında kimse tuşlara da dokunmuyor. Belli ki Engin Hocam uyarmış. Sınıfça ordayız işte. Yanımdaki klavyede Sami var.
Kıskanırdım o zaman Sami’nin klavyeyi, güzeldi o. Sami de güzel çalardı ama üstüne gitmedi sonra. Onun klavyesi bir üst model PSR 80.. Nerden mi hatırlıyorum? Delilik işte. Şu an tam 30 sene öncesindeki bir anı. PSR 80.. Peh peeeh.

PSR 80

Zaten topu topu 4-5 model var, bir de Casio markalar var Beko’larda satılan, ama Yamaha daha iyi. Demişti ya Gürel hocam. Haklıymış. Mesela Yamaha’nın Ps 6100 diye bir modeli var, uzay üssü gibi, ikinci katı var sanki, kapaklı gibi yani. Otelcilikte düğünlerde çalan bir abide vardı.

Soldaki PSR 6, Sağdaki PS 6100

 

Love Story İtinayla Akorlu Çalınır

Klavyemde kılıf mılıf yok, kutuyla taşırdım. Aynı anda 3 ses basamadığın, 10ritm, 100sesli wooov dediğimiz Sarı kutulu Yamaha PSR6. PSS serisi ince tuşlu, PSR’ler ise büyük tuşluydu. Çok hızlı öğrenmiştim. Daha ikinci ders öncesinde Love Story’i akorları ile çalmıştım Gürel hocama. Romantik çocuk, Love Story çalıyor işte. Daha bana sesleri, notaları gösterecekken, akorlu çalıyordum. ‘Sen nerden biliyosun bu akorları?’ demişti. ‘Bilmiyorum’ demiştim ‘Basıyorum oluyor, güzel geliyor’. Hala da aynı kafadayımdır o ayrı. Mağazada elektro piyano gördüm mü gider, elektronik sesini açar ve bir sürü çevrim basarım. Millet de jazz çalıyorum sanır, hikaye tabi.

En Sağda Gürel Hocam. Altta aradan sıkışan ben.

Klasik Gitara Geçiş Yolu

Bu klavye bana gitarın yolunu da açtı. Güvenç’in yazlıkta unuttuğu klasik gitarı, otonom öğrenme yetimden dolayı 1 hafta sonra döndüğünde, Bach olarak çalıyordum. Çünkü kılıfın ön gözünde Ali’nin klasik gitar notaları vardı. O notları da otonom söküp, üzerlerine şifre yazmıştım sol fa diye. Akorları da çözmüştüm. Klavye ile tellerin çıkarttığı notalardan, akorları basmaya başlıyorum. Bunun işte Miminör olması lazım falan gibi.

Yazlıkta adaşım Kıvanç ve Ayhan var. Onlar da gitara başlamışlar. Bildiklerimizi gösteriyoruz. Bare, ritm falan. Bildiğin kumsal gitaristi oluyorum. Her yere gitarla gidiyorum. Onu çal bunu çal diyorlar, allahtan la-sol-fa-mi, ve marş harmonik tadında milyonlarca şarkı var da kalıcı oluyorum ortamlarda. Sinanla geliştiriyoruz kendimizi ama başka gösterecek biri yok. Sinan solo yazdım ama çalamıyorum diyor.

Okulda Beyaz geliyor, gitar çalıyorum orda. Klasik gitarcıyım ben heyt.

Candan Erçetin Beni Tebrik Etmişti

Ayrıca seneler sonra 97 yılında Milliyet Liseler Arası Müzik Yarışması’nda beste dalında Güvenç’in bu klavyede yaptığı “My Friend” parçasını, bas gitar ve vokal olarak seslendirecektim.. Parça sonunda Candan Erçetin gelip tebrik etmiş olsa da, birinciliği hocalığını yaptığı/yapacağı Galatasaray Lisesi kazanacaktı..İronik değil mi? Yani beni “Candan!” tebrik etmemiş.

Fotoğraflar ütü ile çekilmiş olsa da, benim yaktığım fotoğraf rulosundan kurtulanlar bunlar. Milliyet’in ve o dönemki  deneyimimin hikayesini ayrı yazıyorum.

 

Namık Kemal

Benzerini yine ilkokuldaki bir oyunun sonunda makinanın arkasını açıp yakmıştım. Abdullah Çavuş’u oynuyordum Vatan Yahut Silistre’de. Malum konu Tekirdağ olunca, bizde Namık Kemal’dir her yer. Merak etmeyin Malkara yolundaki o meşhur heykeldeki eli indirdiler.

Uh Lambada mı? Yasak Dans Mı?? Nası Ola Ki?

Lambada çalıyoruz o dönem. Başka parça da yok müthiş popüler. Yeni çıkmış daha. Bende de kulak var ya, çıkartmışım hemen. 10 kez üst üste çaldırdılar bana yukardaki İlkokulu etkinliğinde. Kusacam, ne sözler ne nakaratlar. Ama olsundu. Herkes dansediyor mutlu falan. Yakın dönemin ‘Gangnam Style’ dans şekli işte. Herkes kendi kendine evde çalışıyor. Babam, folklorden tecrübesi ile, hemen kapmıştı evde lambadayı. Bir bende yok dans yeteneği zaten. Gitar ile dans edebilirken, gitarsız, sağa sola hareket edip, sadece alkış tutabiliyorum. Bir de Ankara havasını kotarıyorum, kolları havaya kaldırmak bana estetik geliyor. Bildiğim tek latin dans figürünü ise bana Deniz Elitaş öğretmişti. Sadece onu bilirim. Sağ ayak öne, sonra topla, ardından sol ayak arkaya, topla.

Gel Vatandaş, Canlı Bunlar, 80ler 85ler

Tıpkı Ata Demirer’in anlattığı gibi Lambada gençlerde esasında bahane. Libido yavaş yavaş var, sesler kalınlaşmış, sivilceler çıkmış, yanlamaya çalışılıyor kızlara ama ben yanaşamıyorum, çünkü çalıyorum. Halen de sahnedeyim, dışarda eğlenemiyorum haliyle, değişen bişey yok. Şikayetçi olmadım yanlış anlaşılmasın. Onun da kendine göre avantajları oldu tabi. Tuğçe’yle de barda tanıştık nihayetinde. Başka sosyal ortamım yoktu. Şans işte..

Canlı Müzik Yerine, Muhabbet Etsek?

İlgi alanım hep müzik oldu bu sebeplerden. Canlı müzik mekanları o yüzden bana uygun değil, eğlenemiyorum. İlgim teknik yöne ve seyirci tepkilerine kayıyor hep. Bu parça tutar, tutmaz notları alıyoruz hep beynimize. Shazam’da şimdiden 1000lerce parça birikmiştir. Çoğu müzisyenin ortak derdidir bu sanırım..

Yaşla da alakalı olabilir, eskiden barlardan çıkmazken, artık başbaşa arkadaşlarımla oturup konuşabileceğim, dinleyebileceğim yerleri tercih ediyorum. Bunda artık içimize attığımız birikimleri çözmek zorunda olmamızın etkisi var bence. Çilingir sofrası diye boşuna dememişler. İnsanın dile gelmesi hakkaten zor. Duyguların tercümanı olsa keşke. Bir sıkıntın var ama anlatamıyorsun. O yüzden oturduğunda rahatlayıp dile geliyorsun. Yani dilinin kilidi açılıyor. Çilingir Sofrası bu demek işte.

Mesela Tekirdağ’da Cihan ve Arzu’ların balkonu. Oradan daha güzel, kral mekan yok gözümde. Saat kavramı da yok, uykun geldiyse, kal yat.

Erhan To Break Free

Klavye çalmayı hep sevdim sonuçta. Şanslıyım ki, şu an Erhan gibi paylaşımcı birisi var. Benim çocukluğumun enstrümanını, terli parmaklarımla(ıyyyy) çalmama izin veriyor, her boşlukta yapışıyorum. Siliyorum sonra merak etmeyin hehe.

Size biraz klavye çalmaya başladığım ilkokulumdan bahsedeyim:

Namık Kemal İlkokulu

İlkokulumuz ahşaptı, ziftli rabıta döşemeler vardı. Isınmamız soba ile sağlanıyordu. Abimle aynı okulda, sırada okuyabilmek güzel duyguydu. Fazla seçeneğimiz de yoktu zaten.

Saat 10gibi okulun alt katında fırından simit çıkardı. Muhteşemdi o simitler. Anlatamam. Harikaydı yani. Sıcacık, susamları kızarmış. Öğretmenimiz sırf bunun için bazen 5 dk önce çıkmamıza izin verirdi ki, kuyrukta çok beklemeyelim diye.

Engin Türe hocamın üzerimizde emeği çok büyüktür. Hepimize eşit, adil davrandı. Oğlu Altuğ ile aynı sınıftaydık, ama hepimizi evladı gibi görürdü, kimsenin ayrıcalığı olmazdı.

Engin Hocam ile Okuma Bayramı Sonrası

Engin Hocam ile Lise Mezuniyeti Sonrası

Cihan’ın Anneannesini Anmak İstedim Burada

İlkokul 1’de onun olmadığı bazı derslerde Cihan’ın rahmetli anneannesi girerdi derslerimize, sesi çok güzeldi, bizim ilk öğrendiklerimizin arasında onun da katkısı olduğu için onu da hiç unutamam. Nur içinde yatsın.

Neden Güvenç’le Aynı Numarayı Almaya Çalıştık Onu Bilemiyorum

Okulumuz Şükrü Göçmen yönetimindeydi, Güvenç de burada okumuştu 465 numarası ile, ben aynı numarayı aldım ama neden? Bilmiyorum, 465 olarak okudum. Harçlığımız 10 TL idi günlük. Yetiyordu bize.

Yandı sonra maalesef bu ahşap bina yenisi yapıldı ama.. İçimiz buruldu yine de..

Son gittiğimde çektiğim bir fotoğraf..

Kedi Etinden Lahmacun Olamaz!

Okulun kapısına bazen seyyar lahmacuncu gelirdi, çok ucuz. Beyaz seyyar tezgahı ile. Kedi eti derlerdi bize. Bıraktık sonra yemeyi ordan zaten.

Bakkal Abimizin İsmini Hatırlayalım

Okulumuzun hemen karşısında bakkal var, genellikle leblebi tozu alıyoruz. Bir de plastik pipo gibi bir şey üflüyorsun, ucundaki plastik topu havada tutuyorsun falan, onu da alırdık. Kinder çikolatalar yeni çıkmıştı ama çok pahalıydı. Yumurtalarını biriktirirdik nedense. Plastik top çok alırdık abiden, hepsi de patlardı anasını satiim.
(Neydi abinin ismi, hatırlayabilenler yazsın…)

——–Ben  Tabii Ki Biliyorum İsmini, Bakalım Kaç Kişi Hatırlayacak? İPUCU: M ile başlıyor——-

Alttaki fotoğraftaki, sağdaki kırmızı binanın girişindeydi o market.

Güzel Marmara. Ihm Pardon Güzel Tekirdağ

Tekirdağ her zaman özeldir. Çok güzel bir çocukluk geçirdik. Özgüvenimiz yüksek büyüdük. Okula kendimiz yürüyüp gider gelirdik. Tabi sokak aralarından 80 km/s hızla geçen araçlar yok o dönemde. Esnaf bizi kollardı zaten. Bir şey olduğu, olacağı yok, ama eve giremedin mi, herhangi bir dükkanda otururdun. Çoğu işi kendimiz görüyorduk, öğlen yemekleri dahil.

Pardon, kimse var mııı?

Güvenli şehirdi. Esnaf cumaya veya dışarı bir işini görmeye gittiğinde dükkanı kitlemezdi be. İçeri girip, “Pardon, kimse var mı?” diye az bağırmadık hatırlarsanız. Sonraları bence insan kimyası bozuldu. Kötü insanlar arttı. Kilitler, kepenkler falan. Hatta bana göre tüm doğal mimariyi de bozan bu oldu. 1.katların, penceleri, balkonları demirlerle kaplandı. Çirkin görüntü.. Ama önlem işte mecburen, çünkü zarar veren çok..

Tarihi Tekirdağ Ahşap Evleri

Arkadaşlarımın hepsi iyi kalpliydi, hala da görüşürüz. Cihan, Murat, Altuğ.. Birbirimizin büyümesini izledik, özümüzü biliriz. Görüşemesek de, her zaman içten sarılırız biz birbirimize. Altuğ’ların ahşap evini hiç unutmam mesela Rakoczi’nin orada. Bana göre Tekirdağ’ın en güzel mahallesi. Ertuğrul Mahallesi… O evlerin bir çoğu kundaklanarak yıkıldı, çoğunu da yaktılar. Otopark haline gelmiş. Kütüphanemiz bile yıkılmış. Tarihi eserlerdi onlar..

Eski Binalardan Biri Yanarken

Bu Halde Duran Çok Sayıda Bina Var. Ahşap olduğundan kolay kolay yıkılmıyor

Belediye Yenileme Yapıyor Bir Yandan

Çevirmeli Telefonlar: Adana Çık Aradan

Birebir bu renkteydi bizim telefon.
Aynen bu renkti bizdeki

Çevirmeli telefon çağında büyüdük ama neyseki Tekirdağ’daydık, çevirmek uzun sürmezdi. Murat kendisi bile unutmuştur ama Bağkur’daki evlerinindeki telefon numarasının 3461 olduğunu hayatta unutmam. Evet 4 rakamlıydı telefonlar. bizimki 3429 du mesela. Sarı fihrist olur ya incecikti o. Ama herkesi hızlıca bulurdun.

Sevimli Şehir: Tekirdağ

Cimpiri apartmanında çocukluğum geçti, ilkokul zamanı Sinemalar Sokağı’na geçmiştik. Tekirdağ isimlendirme konusunda meşhurdur. Tekirdağ’ın küçük olduğu kadar da sevimli olması bu tabirler ile de pekişir. Topu topu 10 direğin altında olan 6 dükkanın olduğu bölge Direkler Altıdır. Tıpkı Şükran Sokak’ın Sinemalar Sokağı; İbrahim Efendi Sokak’ın da Avukatlar Sokağı diye anılması gibi. Tekirdağ küçüklüğü içinde büyüklük içerir bir anlamda.

Prestij Pizza Tekirdağ’da Köfte Kültürüne karşı senelerdir ayakta kalmayı başaran bir mekandır. Yeri hiç değişmedi, lezzeti hiç bozulmadı. Burada da Deniz Elitaş’la az Napoliten Pizza alıp Ketçap-Mayonezle sıvamadık.

10 metreyi geçmeyen Bedesten Çarşısı sizin için 100 metredir. İçinde şakacı vardır, kızkaçıranlar, torpiller, uçurtmalar gibi.

10 Tane Direk Arasında Olan Bu Bölge: Direkler Altı

Bedesten Çarşısı. İçerde Şakacı var. 10 Tane Dükkan Vardır.

Meşhur Abdi Özcan Tekirdağ Köftecisi

Prestij Pizza. Tekirdağ’da Köfte Karşısında Tutunmayı Başanmış Tek Mekandır

Sinemalar Sokağı’nda 2 tane sinema vardı. Sonraları sadece Özlem sineması kaldı orada. Ki oda yıkıldı.. Benim ilk gittiğim filmlerden biriydi Rainman. Ne kadar büyük ekran demiştim. TKM ve halk eğitimde de sinema vardı. Kolay değildi tabi vizyonları getirmek, 1-2 ay geriden izlerdik. Bazı filmler haftalarca kalırdı. Braveheart gibi. Tek film, tek sinema, haftalarca. Ama izlerdik. Bazen 2-3 kez. Sosyal aktivite ve uygun fiyataydı. Tekirdağ halkı sanatı sever ve katılır, izler destek verir.

Yoğurdun Altına Para Yapışmışmış

Trakya’nın hayvanları ve hayvancılığı farklıdır.  Tekirdağ’ın Üzümü (Rakı, Şarap), Peynir Helvası, Tekirdağ Köftesi, Hayrabolu Tatlısı, İslam Büfe Sosislisi (Bunu ben ekliyorum) meşhurdur. Bunlara bir de Nohutlu Pideyi ilave etmeliyiz. Nohutlu Pide, sadece Ramazan’da çıkar. Tekirdağ Ramazan Çöreği denir. Pastanede büfede olmaz Nohutlusu. Bu Seyyar köşedeki abilerde olur. Tıpkı köyde dışardaki fırında yapılan ekmeğin, bayramlarda nohutlu yapılması gibi özeldir. Ve bu pide o kadar lezzetlidir ki, Özlem’in tabiriyle ‘Tıkız’ dır.

Valikonağı Caddesi Girişinde, Karşılıklı Bu Büfelerde Satılır Nohutlu Pide

Bunun dışında tercihler değişik olabilir ama genel olarak, meşhur olan yemekleri yerinde yemek makbuldür. Yani Tekirdağ Köftesi’ni Tekirdağ’da yiyeceksin. Abdi Özcan’ın yeri mesela güzeldir, ya da BirTat (Barbaros Yolunda), Ali de iyidir, Öge de, Vali Konağı’ndaki Özcanlar da öyle.

Doğru Servis Şekli Budur. Köfteler 5 Ad. Servis Edilir, Ki İlave Gelecek Olan 5 Köfte Sıcak Olsun

Peynir Helvasını Balkanlar Dondurmacısı’nda yiyeceksin gibi. Sakın höşmerimle karıştırmayın. O ayrı bu ayrı. Höşmerimi biz yemeyiz.

Balkan Dondurmacısındaki Efsanedir

Ben size Yoğurt hikayemi anlatayım. Özcanlar’ın amca çocuklarının başka çiftliği vardı, oğulları Mustafa bizim sınıftaydı, aynı apartmandıydık. Peştemalcı Caddesi’ne çikarken modern kasabın yanında, dükkanı vardı. Battı, kapattılar yakın dönemde. oradan yoğurt alırdık. O yoğurdun tadı, şu an Dağlı Yoğurdu’nda var, bir de İzmir’de Foça Yoğurdu’nda.

Depozitolu kaplarla alırdık Özcanlar’ı. Metal yuvarlak kaplar.

Bir gün yoğurdu almışım dükkandan çıktım. Biri laf attı, altına para yapışmış diye. “Hehe” dedim eve yürümeye başladım. Beni kandırmaya çalıştı, çevirmem hayatta tablayı. Kanmadım gururu var. Yol çok kısa değil ama yani 1km yürüyorsun. E böyle olunca, kafadaki soru işaretleri beyni ele geçirmeye başladı.

“Soran abi gayet ciddi sordu. Belki de.. Hakkaten.. Ulan tabla da hafif ıslak, yapışmış da olabilir.. Sonuçta parayı tezgaha koyuyoruz. Aynı yere yoğurt konuyor.” Bıdıbıdı kafamda kuruyorum.

Derken evin önünde gelip dayanamayıp, “iki sn bakayım lan altına” dememle dökmüştüm tüm yoğurdu. Annem çok kızmıştı.

Kiremit Tozunu, Kırmızı Biber Diye Satmak

Hayal gücüm genişti. Kırmızı kiremitleri ezip ezip toz haline getirip şeffaf poşete koyup, satmaya çalışmışlığım da vardır. Sormuşlardı da alacaklardı hatta. Ama tabi niye kandıyorsun ki insanları di mi, ama çocukluk işte. Ama şimdi öğreniyorum ki, pul biberlere kiremit/tuğla tozunu karıştırıyorlarmış. Dikkat edin.

Bedavaya Sahip Olunan Şeylerin Kıymeti Olmuyor

Kağıtçılar vardı merkezde. Kupon zamanları. Ansikolpedi furyası. Hala durur atılamaz onlar. Aylarca hergün biriktirip almışsın ya. Kültürlü olma hayali çocukların. Açılmadı ki hiç onlar…Ben yeni öğrendim bedava ya da bedel ödemeden aldıklarının kıymeti olmuyor. Buna bedava sinema tiyatro bileti de dahil. Bedava olur gitmezsin…

Ne Kadar Ansiklopedi Veren Gazete Varsa Kuponları Biriktirirdik.

Bulmacalar var gazetelerde. Onları çözeriz göndeririz. Spor toto loto oynarız. Böyle geçer zamanımız. Bir de bu kağıtçıların dükkana babamın sardığı gazeteleri Güvenç’le götürürdük, kilo ile tartarlarlar, bize para verirlerdi. Peeeh ne zamanlardı be. O para çok zengin ederdi bizi 1 günlüğüne de olsa.

Tarım Şehri

Rahatlık şehriydi, şehriydi diyorum yine genlerinde var rahatlık ama artık daha kalabalık haliyle. Nüfus artışı köyden şehre artan göç, şehirleşme, yollar, ulaşım kolaylıkları ve tarımdaki zorluklar merkezi kalabalıklaştırdı. Oysa ki Tekirdağ’ın ilçeleri merkezden büyüktü. Çorlu, Çerkezköy endüstrileşme ile daha yoğun nüfusa sahip hala, ama diğer ilçeler ve köyler neredeyse terkedildi. Yaşlı kesim yaşıyor gençler yok, ancak bayramlarda çeşme başlarında görülüyorlar. Okullar da terkedilmiş, boş duruyor köylerde. Köyde öğretmenlik yapma kavramı da artık yok sanırım. Geçim de zorlaştı köylerde. Hayvancılık endüstriyelleşti. Çiftlikler boş. Köylü üreticinin kazanmasının mümkünatı yok. Tarım Trakyanın en önemli sektörü, ikinicisi avukatlık. Evet avukatlık, neden çünkü çok fazla toprak davası var.

Tarımın eskiden iyi olması sebebi Trakya topraklarının verimli olması. Yeşili ayrı yeşildir trakyanın. Coğrafya dersi vermeyeceğim ama buğday, mısır, ayçiçeği yoğun ekilir. Türkiye’nin Ayçiçek yağ rezervinin önemli miktarını karşılar. Artık devlet politikasına göre standartlar gereği kullanmak zorunda olduğun tohumları işleyebiliyorsun. Bunlar da İsrail firmalarına ait Pioneer ve Lg markalar gibi. Trakya’da tarlaların yanından geçerken gördüğünüz o tabelalar reklam veya koruma amaçlı konan göstergeler değil. Zorunluluk. Ve bu tohumlar hibrit dediğimiz. Yani tohum vermeyenlerden. İşlenmiş doğal olmayan yani. Kısır.. Kanola da bitirmişti, bu tuz biber ekti.

Göçmenlik ve Doğal Yaşam

Rahmetli dedem (büyükbaba derdik) çiftiçiydi. Babam 2 kardeşiyle beraber köyde büyümüşler. Birtek babam o zor şartlar altında, ilçeye gidip okuyabilmiş.Kökenimiz Gagavuzya’ya dayanıyor. Osmanlı-Rus Savaşında Plevne’ye, oradan Bulgaristan üzerinden Trakya’ya geliyorlar. Bu köylere Osmanlı tarafından yerleştirilmişler. Çete ve Yunanlı eşkiyalar, çoğu köyü yağmalamış. Dedemin dedeleri de bu yağmalama sırasında katledilenlerden. Bu göç sırasında, bir bölge Bursa, bir kesim de Avcılar gibi yerlere yerlemiş. Köyde halen Bulgarca kelimelere rastlarsınız. Peçka, Aydama gibi.

Peçkadaki Yemeklerin, Böreklerin, Çayın, Kestanenin Tadı Unutlmaz

Kaynağın bol olduğu zamanları hatırlarım, dışarda fırın vardır ekmek orada yapılır. Bayrmalarda yapılan nohutlu ekmeğin lezzeti tadını hiç bişey tutamaz. Doğal yaşam köydedir, veganların buna karşı olmadıklarını düşünüyorum. Yani veganlık şu an çok konuşulur farkındaysanız. Benim de vegan arkadaşlarım var ve destekliyorum. İnsanlar veganlığı tercih edenlerin et yemeyi red ettiklerini düşünüyor ama esasen değil. Yani evet ama mantığı bu değil. Bununla ilgili bir yazı hazırlıyorum.

Meydanda Kafasında Bardak Olan Amca.

Hatırlar mısınız? Nasıl unutulur ki di mi? O abimiz senelerce Tekirdağ meydanında kafasında rakı bardağı bazen şarap şişesi ile dans etti. Kimse de garipsemedi onu, alay da etmedi.Yeri hep burdaydı. Heykelin ön tarafı.

Tabii ki ağlayan palyaço hesabı onun da acıklı hikayesi vardı. Üniversteli kızını kaybediyor sanırım.

Güzel Marmaranın En Güzel Yeri

Şarap demişken, köpek öldüren diye geçen en ucuza satılan şarap Tekirdağ’da hiç de hafife alınacak şarap değildir, tadı harikadır. Çünkü Tekirdağ ve Trakya üzüm cennetidir, en güzel üzümler buradan çıkar, senelerce Tekirdağ rakısının efsane olma sebeplerinden biri budur.

Şimdilerde yıkılan o fabrikanın yakınında otururduk ve anason kokusu hepimizi sarardı. Sattılar Tekel’i sonra, kapattılar.. Tekirdağ Rakısı da kalmadı. Dünyanın belki de sayılı olan bu bölgesindeki üzümlere yazık oldu. Yurtdışından sırf bu üzüm sularını tatmak için turistler gelirdi ona da yasak koydular. Yasaklar demişken, Devekuşu Kaberasına gidelim. Yasaklar oyununa.

Devekuşu Kaberası

Elimde Durması Gereken Basketbol Topunu Futbola İkna Ederken

Evet, bayramlıkları yeni giyinmiş çocuklar gibiyiz. İstanbul bizim için tiyatro ve alışveriş şehriydi. Yakın gözükür ama yol uzundu. Devekuşu kaberasına gittiğmiz efsane 84 kışını hiç unutmam. Yasaklardı sanırım. Ne kadar güncel konu esasında şu an bakınca..

İstanbul’un herhalde en karlı havasaydı. Dizime kadar karda yürüdüğümü hatırlarım. Her gezimizden sonra topluca büyük bir mağazaya girilirdi. Bizim için her mağaza büyüktü haliyle. Tekirdağda ihtiyaç yoktu nüfüusa göre. Biz de giyim kuşam alışverişini bu nadir zamanlarda yaptığımız için, Güvenç’le kasa öncesi taktik geliştirmiştik. Son dakika golü derdik buna. Kasadan giysiler geçerken araya beğenilen kazak vs konurdu, ‘çok güzel, ihtiyacım var’ savunması ile babam kasadaki rakamı mecbur öderdi. Sonra Tekirdağ’a dönülür bu eylemin gururlu fotosunu çekerdik. Bu da o fotolardan biri.

 

Annemin Çektiği Harika Fotoğraf

Yine bir İstanbul gezisinden annemin istemeden çektiği harika fotolardan biri. Ben sadece milli piyango şapkası takıyorum, balonları tutan ben değilim.

Uçan Balon

Balon demişken yazdığım ilk şiir balon üzerine, ama uçan balon. Yeni çıkmış. Pahalı. Ama oyuncağımız o bizim. Törene gidip elle annemlere balonu gösteririm. Çok seviyorum. Alınması için şiir yazıyorum. Annemler alıyor sonunda. İşte o şiir. Bulunca fotoğrafını çekip koyacağım buraya.

Anaokulu Travmam

Unutmadığım travmalardan biri. Anaokul öncesi yuvadayım. A sınıfındayım. Öğretmenin ismini hatırlamıyorum. Kendimiz gidip geliyoruz. Sınıfta öğrencilere her gün ertesi gün getirecekleri yazan bi kağıt veriliyor. İşte üzüm, patates falan. Annem hazırlıyor onları. Ben okula götürdüğümde herkesin başka şeyler getirdiğini görüyorum. Öğretmen bozuntusu bağırıyor bana, bi kere de vuruyor gibi hatırlıyorum hayal meyal, kağıtlardan birini çöpten alıp annemlere veriyorum ve anlatıyorum.

İşte herkes üzüm getirmiş, ben fıstık. Bundan dolayı azar yemişim sonunda da tokat. Daha önce söyleyemedim çünkü anlam veremiyorum mevzuya. Neden böyle bişey yapsın ki öğretmen. Ne kadar sinir bozucu değil mi? Önce benim sınıfımı değiştiriyorlar sonra da o kadın kovuluyor oradan.

Oysa yuvamız çok güzel Sinan, Eser, Deniz, Gökçe hepimiz beraberiz orda. Bu fotolar oradan.

 

Sünnet Travması

Diğer travmam sünnet zaten. Kardeşli olunca aynı zamanda olacak diye, daha 5 yaşına girmemişken sünnet olmuştum. Çok ağlamıştım, canım yanmıştı. Sonra o havleyle sızmışım. Benim için en eğlenceli yanı, alay yapıp, Ersin Abi’nin kırmızı manda kasa Mercedes’i ile dolaşmaktı. Kumbağ’da durduğumuz yerde, tek bildiğim kolları havaya kaldırıp, oynamayı beceriyorum..

Commodore, Amiga, PC 386SX

Kolejde Selaminin Amiga’sı vardı, Muratların Pc’si. Ben de Commodore64. Amiga’da bütün gün Civilization oynardık. Manyaklık işte. Sensible Soccer yeni çıkmıştı.

Commodore 64

Amiga 500

Murat’ın 386sx bilgisayarı vardı. DOS işletim sistemli, Bugs Bunny oyunu vardı. Böyle bir oda içerisinden çıkmaya çalışıyorduk. Sonra Hugo oyunu almıştı. Onu çok oynamıştık.

Tolga Garipoğluna: “Hugonun Da Senin De”

Commodore 64’ü ise 4 tane yer satıyordu birisi Monochrome ekranlı. Biz normalini almıştık. He-man oyunu vardı. Commandos. Daha sayamayacağım 100lerce oyun. Falcon Patrol, International Karate, GreenBeret, Krockout, PaperBoy, BoulderDash, KungFu.. 2 Tane yer vardı, Apartmanın üst katlarında biri, diğeri Bayol Pasajı tarafında. Oyun kopyalatırdık. Karışık oyunlar bir sürü. C64’te turbo oyunlar, kafa ayarları, kasetler çok fazlaydı.Bir mucit kafa ayarına ışık yöntemi bulmuştu. Mantığı çok basitti esasında. İçindeki kasedin istenen belirli hızda rahat dönmesini sağlayacak durum. Işık tam yandığında bu gerçekleşmiş olurdu. Beklerdik lan dakkalarca oyunun yüklenmesini. Renkli şeritler bir sürü. Press Play On Tape.. Ne sabırlıymışız.

Senelerce oynadık. Çok Joystick kırdık. Özellikle Wİnter Games ve Summer Games oyunlarındaki, adamı hızlı koşturmak için sağ sol yaptığın oyunlar, tam da bu sebep için yaratılmıştı: Joystick kırmak. Yaylı çıkarttılar, yaylarını kırdık.

Murat’larda da Commodore vardı önceleri. Bir keresinde bana ‘ThunderCats’ kasedini vermişlerdi. Kafa ayarı yapmaya çalışıyorum. Kırcam vidayı. Her tarafımdan ter akıyor ama okumuyor cihaz. Kıllandım, teybe taktım. Hatırlayanlar olacaktır sesi. ji jıjıjıjı falan sesler çıkar normalde. Bunda tabi başka bişey çıktı. Murat’la kardeşi Mersin oturmuş. ‘Bu kasedi alan salak ThunderCats oynayacakmış hahahaha, daha yeni çıkan filmin ne oyunu hohoho’ diyorlardı. Bak uyuz oldum şimdi Murat! Ha ama Emulator indirdim. Oyunu da kurdum. Çok da matah değilmiş. Ama o dönem çok severdim bak kesin.

Atari Salonları

O dönemde oyunlarda çok iyiydim ben. Harabelerin oradaki Atari salonunda hatrı sayılır para vermişimdir. Çok oyun bitirdim, sıralamaya girdim. Ama bilmiyordum ki her elektirk kesilmesinde, makinanın fişi çekildiğinde resetlendiğini. Ataride bağımlılık vardı, şu anda bile telefonumda oyunlar mutlaka vardır. Ama azalttım, vazgeçtim o alışkanlıktan.

10 sene öncesine kadar, Gameworld diye bir dergide, inceleme üzerine yazmışlığım da var bir dönem oyun üzerine. İyi bir gamerdım ben. Evlenince, baktım ki, kendime ve Tuğçe’ye zaman ayırmak yerine ekrana kapanıyorum, bıraktım. Sigarayı bırakmak gibi bir eylemdi benim için.

TKM Zamanları

Zamanımızın çoğu da oradaki yıkık kale gibi şeyde geçti. Bi TKM vardı bir orası zaten. TKM bizim için buluşma noktası gibiydi. Orda yoksan, harabedesin zaten. Eğlenirdik baya.

 

 

TKM karşısındaki Sami Abinin süt tozunu kim unutur mesela. Ya okuldan öğlenleri gidip, batak oynadığımız Dereağzı Bahçe Cafe. Anadolu lisesi köfte gününde gömdüğümüz 30 köfte!

Seyyar Kasetçiler ve Orhan Babacı Lostra

Kasetler ve seyyar tezgahların moda olduğu dönem. Karışık kaset yaptırmak daha paralı lütüf. Önce boş kaset raks, tdk fln alıyorsun, parça varsa doldurtuyorsun. 80ler 90ların müziği yanında, Arabesk çok moda. Ben de espri olsun diye, kaset satan abilerden poster alıyorum, Müslüm’ün, Orhan Gencebay’ın. Fotografik hafıza yeteneğimden çoğu albüm isimlerine hakimim bu yüzden.

Bir gün Sinan’la eski caminin ordaki lostradayız. Duvarda posterler var Orhan Babanın.

Aynı benim gibi asmış. Yanyana, albüm harf sırasına göre dizili, aralarında eşit boşluk var. (Bunu bana hiç sormayın, çok lanet bir takıntı bu). Abime bir anda içim ısındı.  Karşımdakini de benim gibi sandım haliyle. Aynı frekans kafa hesabı. Dedim ki, “Ben Romeo, gerçek aşkın..” hahaha. Yok yok yeri geldi de girdi buraya Hande Yener. Kusura bakmayın.

Neyse dedim ki, “Vay abim, Orhan Baba’nın tüm albümleri var bende.” Şaka değil adamın neredeyse tüm albümlerinin posteri evet vardı bende, ama parçaları nerden bileyim. Adam sormaz mı, “şu parçası, şu sıradaki bilmemnesi”, kızardım bozardım. Başta “hehe, tabi canım” diye geçiştiriyordum ama sorular daha detaya girmeye başladı. Meğerse abim harbi manyağıymış. Bilmemne albümünü Orhan Baba kaydını 5 saatte bitirmiş falan. “Yok ben tam hayranı değilim” dedim, “Abimde var, bende kapakları var.”

Kapak mı? “Kapak niye saklıyon ki geri zekalı” dedi herhalde içinden (kesin). “Ben kendim onun cevabını bilmiyorken, sen nerden blcen ki” dedim. (demedim)

Neyse ki, konuyu bi kaç albüm isimi sayarak toparladım. Lostranın duvarında olmayanlardan seçtim şansa.

İnsanın Mayasında Var Çingenelik

Küçük şehir olduğundan herkes birbirini tanır. Lisede çıktığın kızın daha elini tutmadan, evdekiler durumu bilir. Dedikoducu şehir denebilir belki. Kötü niyet yoktur ama. Merak sadece. Ama rahattır şehir. Dergi alır banka oturursun, yanına biri gelir. Muhabbete girecek. ‘Tarkan geliyormuş’ der, dergiyi de senle beraber okur. Normaldi bunlar. Merkezde seyyar manav tezgahındaki amca. Durup dururken göbek atmaya başlar. İnsanlar da ayrı garip, onlar da atmaya başlar. Garip bakana, ‘Naabalım beya, insanın mayasında var çingenelik’ der.

3.tekil şahsa ithafen söylenen ‘naptı beya’, sözü size söylenmiştir. Alışırsınız.

CoffeeShop+Nargile >> Cafe+Bar

Şu an o kadar büyüdü ki, ve o kadar çok öğrenci var ki değişti tabi bu hayat. Cafe Barların yerini, CoffeeShoplar ve Nargileciler aldı. Tekirdağ için ayrı bir yazı hazırlıyorum. Ama burada da bahsetmeden geçemeyeceğim. Çünkü Klavye denince 30sene öncesine gittim. O dönemin şehri o kadar güzeldi ki.

En Güzel Merdivenlerin Olduğu Şehir: Tekirdağ

Tekirdağ sahile çok fazla noktadan merdiven iner. Ama hepsinin tasarımı, yapısı ayrıdır. Tarihidir çoğu. Bakımlıdır. Renklidir.

1. Namık Kemal İlkolulumuzun Yanından İnilen Merdiven

Buradan bi alt sokağa çıkılır, orada bir merdiven daha var. Yakın zamanda gidebilirsem, fotoğrafını çekip eklemek istiyorum buraya.

2. Renkli Merdivenler

Burada Fotoğraf Çektirmeyen Bin Pişmandır. Sahile inen bir sürü merdivenlerin hepsi ayrı güzel. Şu mesela ordu evi tarafındaki. Rengarenk. Harika lokasyon.

3. Ağaç Yollu Merdiven

Benim favorim ise daha ilerde, Rakoczi’yi geçince, Valikonağı’ndan sahile bağlandıktan sonra sağdaki merdivenler. Ortasında ağaçlar vardır. Muhteşem görüntü.


4. Aşıklar Merdiveni

En çok üzüldüklerimden biri aşıklar merdiveni dediğimiz yerin ortasına, yukardan aşağı şelale gibi akan havuz yapılmasıydı. Pek sevgili Osman Tabak başkanımız, her yere havuz yapardı, maalesef havuz orayı mahvetti. Başta aşağı yukarı devir daim yapan su, bozuldu, kirlendi, akmaz oldu. Tarihi upuzun merdivenlerin tüm detayını bozdu.

Yine de beni en çok etkileyen aşıklar merdivenidir. Velhasıl müjdeli haber geldi. Merdivenler yenilenecekmiş.. Kütüphanemiz de vardı bizim oranın girişinde, o da yıkılmış şimdilerde. Ama belediyenin proje listesine girmiş bu bölge. Yüzümü güldürdü.

Proje Detayları İçin Tıklayın

Bu arada aşağıdaki videonun müziğinin (Sia – Chandelier) flütle çalınması tamamen tesadüf!!.

Dönelim Namık Kemal İlkokulu’na. 1989 yılına.

İlkokulda okulun bahçesinde tüm etkinlikleri yapardık. Bando, futbol maç, basket vs gibi. Kimse kaleye geçmezdi, ahşap bankları kale niyetine koyardık, altından girerse gol olurdu. Benim ortalarım paslarım yerini bulmazdı. Ama yeni taktik keşfetmiştim, soldan gidip neredeyse kaleye sıfır noktadan sol ayakla kaleye vurmak isteyince, çok güzel orta oluyordu, Gökmen de golü atıyordu. Bu sayede çok asist yapmıştım. Gizli solak olduğum yazımdan kolayca anlaşılır zaten. Çınar’ın da solak olması tesadüf değil.

Bandoculuk

Okulda bandodayız. Bandoda trampet çalıyorum. Ama Cihan hiç unutmam ince trampet çalardı. Altında tel var, paslı maslı ama çok güzel geliyor. Bizimkisi düz. Cihan solo atardı o paslıyla. Özenirdik valla. Sonra ömür boyu bandodan çıkamadım o ayrı.

Sen 30 Ver, Yetmezse 20 Daha Alırız

10 para ver, 10 para yetmez, 5 daha ver çalıyoruz sürekli. Nasıl bir tekerlemedir bu di mi? Bana 20 ver. Ama yetmez be 10 daha ver. Sürekli fazlası..

Bir de yürümede sağı solu ezberletsin diye, tekrarladığımız şu cümle var. Yer etti, çıkamıyor kafamdan.

‘Sol, Sol, Sol Pez…kler Sol. Siz ananızdan, siz babanızdan hiç terbiye görmediniz mi?’

Katil Hasan Masumdur!

Bandodaki bu ritimlere beste yaparak söyleme ritm kulağını geliştirdi hepimizin. Faydası bence çok oldu bakmayın siz. Tabi Tekirdağ olmasının da avantajı var. Ritm doğuştan içimize. Kedinin kuyruğuna bastı diye, adı Katil Hasan denilen klarnet üstadının, heykelinin olduğu şehirden bahsediyoruz.

Bandonun Arka Aboneleri

Lisede mezun olana kadar zil ve davul çaldım en arkada. Hatta her cuma İstiklal Marşı’nda da. Sertaç ve Evrenle çok güzel kombinasyonlar yapardık, atak atardık.

Evren’i gördüm geçenlerde. Çok özlemişim, sarıldım, öptüm alnından. Tersti, aksiydi ama içi dışı birdi. Hala da öyle, samimidir. Keşke hepimiz öyle olabilseydik. İçine atmaz söyler Evren, iyi dosttur.

Sertaç ve Macaristan

Ortaokulda devam etti klavyeciliğim. Ama yeni bir rakibim vardı. Sertaç. Çok yetenekli. Çevrimler yapıyor. Ritmleri sesleri çok iyi. Onda Sami’nin klavyesinin de üstü var PSR90!.

PSR 90

Ortaokul 2’de Roland’ın E86’sını alıyor Sertaç. Onun artık yeni klavyesi Roland. Disket girişi var, ses yaratıyorsun, ritmler var, tuşeye tepkili. Tabi ilk defa tuşenin ne olduğunu öğreniyoruz falan. Acaip alet. Hatta yanlış hatırlamıyorsam, Lise sonda Grease müzikali için Avustralya’dan gelen disketleri bu orgta çalıştırmıştık ilk.

E 86

 

KA-YE Efektli PSR-47

Aynı dönem okulda da Üzerinde efektler olan Yamaha PSR47 var. Ama kime ait hatırlamıyorum. Tek bildiğm efekt padleri var. Ha Ye diye bağıran abi sesleri var, paso oynuyoruz onla. Casio’nun da arapça bi klavyesi vardı, çok iyiydi. Hala da efsanedir. Emre Güngör’de vardı bundan. Darbuka falan bitirmişti adamlar işi. Ritmi girmek yetiyordu.

PSR 47

Sertaç’ı Deli Ederdim Ama Her Seferinde Affederdi

Sertaç hakkaten güzel klavye çalıyordu. Çok yetenekliydi. Bence o da çok iyi klavyeciydi ama devam etmedi müzikte. Paylaşımcıydı, klavyesini çok çalmıştım. Güzel tonlar yazardı, registery yapardı. Okul orkestrasında beraberdik.

Sertaç ile Uçarken Klavye Çalınabilir Mi Sorusunun Cevabını Arayacağız (aramadık). Elimde de o festivalin maskotu. İsmi Çiparu

Çok delirtmişimdir Sertaç’ı. Ama o kadar ilginç adamdı ki, sert görünür, delirir, gözü döner ve hakkaten dövmeye yeltenir. Sonra gider sarılırsın, sevgi gösterince unutur hepsini. Tatlı adamdır.

Sertaç ile Macaristanda Avrupa Klavye Sektörünü tartışıyoruz

Kovamda Delik Var Hanım

Europa Gençlik Festivali – Keskemet/Macaristan 1991

Üstteki fotoğraf 1990 Macaristan Keskemet’te, Türkiye’yi temsil ettiğimiz Avrupa Gençlik Festivali’nden. Müzik kategorisinde Tuna Nehri gibi anonim parçaların yanında, Sertaç ve Başak’ın muhtemelen hatırlamak istemedikleri sözleri ezbere bildiğim ‘There’s a Hole in the Bucket’ parçasının klavyelerini çalarken görüyorsunuz beni. Tabii ki Sertaç’ın PSR90’i ile.

Doktor, Henry’in Derdine Bul Bi Çare

Allahım ne sıkıcı parçaydı. Aynı melodi milyon tane söz. Bitmiyordu Henry’in derdi!. Her lafa bi itiraz.. Ne sabır var Lisa’da valla. Bu beceri yoksunu Henry’e halen kibarca anlatmaya çalışıyor. Normal şartlarda 3.sözlerde ‘al bıçağını da sok ..’ demesi lazım. Hoş en sondaki çıkışını başta yapsa, parça 10sn sürecek hihi. Ya bu adam Türkiye’de olsa Lisa ablanın soracağı ilk soru: “Nasıl becerdin de kovayı deldin?” olurdu kesin.

3 dakkalık bu işkenceye dayanabilirseniz buyrun.

Sözler Çok Önemli

There’s a Hole in the Bucket

There’s a hole in the bucket, dear Liza // 1.(dear Liza), 2.(a hole)
Then mend it, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(mend it)
With what shall I mend it, dear Liza // 1.(dear Liza?), 2.(with what?)
With a straw, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(with a straw)

The straw is too long, dear Liza // 1.(dear Liza), 2.(too long)
Then cut it, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(cut it)
With what shall I cut it, dear Liza // 1.(dear Liza?), 2.(with what?)
With a knife, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(with an knife)

The knife is too dull, dear Liza // 1.(dear Liza), 2.(too dull)
Then sharpen it, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(sharpen it)
On what shall I sharpen it, dear Liza // 1.(dear Liza?), 2.(on what?)
On a stone, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(a stone)

The stone is too dry, dear Liza // 1.(dear Liza), 2.(too dry)
Well wet it, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(wet it)
With what shall I wet it, dear Liza // 1.(dear Liza?), 2.(with what?)
Try water, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(water)

In what shall I fetch it, dear Liza // 1.(dear Liza?), 2.(in what?)
In a bucket, dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(a bucket)
There’s a hole in my bucket, dear Liza // 1.(dear Liza), 2.(a hole)
Use your head, then! dear Henry, dear Henry // 1.(dear Henry), 2.(use your head!)

Aile Yardımlı Lego Yarışması

Macaristan’daki bu festivale Halk oyunları, Müzik ve Yaratım dalında da katılmıştık. Yaratım dalında aileler de bizimle geldiğinden onların biraz! Yardımıyla birinci olmuştuk. 3 boyutlu Lego gibi bişeydi. Tekirdağ’da bu gazeteyi hala saklıyor babamlar. Fotoğrafını çektiğimizde buraya ekleyeceğim.

Unutulmuş Birer Birer, Eski Dostlar, Eski Dostlar

Ortaokulda kimi zaman arkadaşlarımın Doğumgünlerine gidiyorum sarı kutumla, kafelerde oluyor genelde. Klavyenin üzerinde hopörlör de var, sesler hazır. Demosu ezberimdedir birebir çalardım ve halen çalarım. Repertuarım geniş sayılır o zaman, popüler.

Doğumgünü Fotoğrafım. Murat, Bengi, Burcu Toyran, Selami, Arzu, Burcu Hergül ve Güvenç fotoğraftakiler.

Bengi Nerdesin?

Dönem güzel, eski dostlar, samanyolu fln popüler o zaman. O parçalardan bir eski dostlar tekrar coverlanmadı. Sözler teknolojiye yenik düştü tabi.Unutulmuş olamıyor birebir pek. Karşılıklı unutuluyor. Telefon açmama huyu da yaygınlaştı, bulaşıcı oldu. Normalleşti de. Ama eski dostlar diye bakınca hüzünleniyor insan. Bir şeyin eski olması zaten nostaljik bir imge.

Unutma bitti zaten, artık Facebooktan herkes buldu birbirini. Ben bitek Bengi’yi bulamadım. Bebeklikten beri çok yakın arkadaşımdı benim. Kayboldu. Sağdaki fotoğraftaki diğer arkadaşım Özgün. Ona ulaştım.

Klavyeye Dönüyoruz: Queen de Yamaha Kullandı

80’ler bence müziğin en güzel zamanı. Klavyelerin de en önemli olduğu yıllar. Yamaha DX7 mesela. Queen de bu akıma her zamanki gibi dahil olup kullanmıştı.
‘I Want To Break Free!’ parçasının girişi bu klavye ile olduğu gibi, ‘One Vision’ parçası – ‘A Kind Of Magic’ alübümünde Brian May tarafından kullanılmıştır.

Queen uses the DX7 on nearly all the songs from this album. For example, you can hear the ROM#2B 14 “SYN-ORCH” patch during the introduction from “I Want To Break Free” (Track 6). Particularity: there are two versions from this song. A short one (on the album) and a long one (on the single). This introduction appears only on the long version.

Brian May Yamaha DX7 ile

DX7

 

Kim Bu Basinger?

Başlık esasında 90lı yıllardaki popüler müzik dergidi Blue Jean dergisi kapaklarından birine ait. Görselini bulamadım ama dergiyi çok iyi hatırlıyorsunuzdur. Keza ‘Hey!’ dergisini de. TRT2’de gece yarısı çıkan Şener Yıldız’ın sunduğu ‘Rock Saati’nde yeni video klipler ve ‘Çikolata Renkli Sanatçı’ diyen Sezen Cumhur Önal.. Kaynaklar bu kadardı. Hepimiz bu kaynaklardan beslendiğimiz için, müzik kültürü ortak ve doluydu.

Tabi konu, her hafta verdiği çıkartmalarla sağı solu renklendirdiğimiz (batırdığımız), Blue Jean olunca, hayallerimizi ve duvarlarımızı süsleyen sanatçı kişiliklerden bahsetmemek olmaz di mi? Listeyi 10 sanatçıya indirdim. Hepsinin kadın olması tamamen tesadüf!

1. Kim Basinger

Kim Basinger bence gelmiş geçmiş en güzel kadınlardan biriydi. Dudaksız gelin olmaz diye şarkısı yoktu. 9.5 haftalık filminde elle besleme sahnesi bizim için çok sanatsaldır. Kim ablanın neredeyse 8 haftada bir posteri verilirdi. 9,5 Haftada bir değil hehe.

2. Michelle Phiefer

Michelle Phiefer. Bruno Mars’ın da dediği gibi ‘White Gold’? Kesinlikle!, o da bir ikon. Zaten Kim Basinger ile ikisi de Kedi Kadın olarak Batman’de oynadı. Onun tek fotosu buraya yeter.

White Gold!

3. Samantha Fox

Samantha Fox. Gövdesi çok dar! dı. Yani dar olmalı ki, yüzünü zor görüyorduk, gerçi bakamıyorduk. Nasıldı hatırlamıyorum scscxbxnx. O da ‘Touch Me’ yi meğerse erkeklere söylemiyormuş. Yüzünü gösteren görsel aradım ama bulamadım. Yoksa bulmuş muyum?

4. Sabrina

Buraya tamamen Samantha Fox kontejyanından girdiğini düşünebilirsiniz. Biz öyle düşünürdük. Yani sesi benziyor ve o da dar! gövdeye sahip. Yani müziği ile bir yerlere gelmeye çalışan biri. Çok fesatsınız yahu.
Klibi milyonlarca kez izlenmiş ama o kadar dinlenmemiştir. Şarkıyı duyar duymaz, TV’ye koştururduk. Harika sound ve müzikalite için tabe.

5. Madonna

Madonna. Özellikle Erotica albümü, müzikalite açısından güzel olmalıydı. Yani posteri öyleyse diye. Bizim evde asılıydı. Ayrıca bir de albüm kapağı var. Aa, o, albüm kapağı mıydı?

Sönmez’in Üniversite Yıllığında Benim İçin Yazdığı Bölüm

Duvarda Asılı Olan Bu Posterdi

6. Stephanie

Stephanie. Fransa’nın Monaco Prensesi. Özellikle halka karşı açık! bir şarkıcıydı. Yaşlanmayan, mavi gözlü özgürlükçü ve güçlü bir kadın figürüdür. Erkek gibi hatları olsa da, Stephenie’ye aşık olmayan yoktur o dönemde. Sarı machli saçları. Motosiklete binmiş bir albüm kapağı vardır. En meşhur şarkısı hem ingilizce hem de fransızca söylediği ‘Irrestable’ parçasıdır. Benim gerçekten çok sevdiğim bir parçadır. (Fransızca versiyonu Ouragan)

7. Sandra

Sandra. Ne sandın ya? Sandra’nın albümünü Ozan Artuğ abi almıştı ilk. Güvenç bi bahaneyle almıştı onu ondan. Yazlıkta Nordmende kasetçalarımıza takıp, A-B yüzü bitene kadar dinlemiştik. Hala tüylerim diken diken olur dinlediğimde.

8. Kylie Minogue

Kylie. 1,52lik boyuyla, bu küçük dev kadını unutmak olmazdı. Avusturalyanın çıkarttığı yegane yeteneklerden. Müzikte yaşın önemi olmadığını kanıtlar.

Locomotion parçasından ziyade, yeni dönemde (2014) yaptığı şu sanatsal şarkıyı bi izlemenizde, pardon dinlemenizde fayda olabilir

9. Tawny Kitaen

Tawny Kitaen. Bu da kim be diyenleriniz var. Ama eminim ki istisnasız tüm erkeklerin hasta olduğu ekran başından ayrılmadığı ‘Whitesnake’ grubunun kliplerinin izlenmesini sağlayan kişiydi. Özellikle ‘Here I Go Again’, ‘Still Of The Night’, ‘Is This Love?’, ‘The Deeper The Love’ şarkılarındaki dansıyle. Harika bir oyuncu. Whitesnake kızı için ilk tercih ‘Claudia Schiffer’ iken, DC, Marty Callner’ın yanında gider Tawny ile. Kapıda görünce tercih değişir.

Jaguar’lar Dile Geldi

Tawny oynadığı ilk klip olan ‘Here I Go Again”de bir Jaguardan diğerine, sanki halıda yuvarlanıncasına dönmesi, doğal yeteneği ile güzelliğin birleşimidir. Sete gelen dans kareografı (daha sonra Popstar olacak) ‘Paula Abdul’, Tawny’e bir şey gösteremeyeciğini, çünkü doğaçlama çekilen sahnelerin muhteşem olduğunu belirtmiştir.

WhiteSnake Girl ile İlgili Bir Röportajdan Alıntı

DC:
Interestingly, Kitaen was not the first choice for the female figure featured in the video. “Claudia Schiffer was supposed to be ‘the Whitesnake woman,’ when she was the Guess Jeans girl. But that fell apart near the actual shoot.

And I was taking Tawny out for dinner, when Marty Callner called me, and said, ‘You have to stop by, we have problems.’ We went to his house on the way to dinner, he opened the door, his jaw hit the floor — as you know, Tawny was an absolute beauty — and he said, ‘That’s her! She’s the Whitesnake woman!’ And I said, ‘Marty, this is a friend of mine. She’s an actress.’ And she said, ‘No David, I’m happy to do it!’ So, sorry Claudia — you did very well afterwards, too.”

Coverdale also recalls a certain dance choreographer (and soon to be pop star herself) coming down to the set. “I brought Paula Abdul down to the shoot to go over moves with Tawny, and she said, ‘I can’t show her anything, David.’ I can’t remember whose idea it was, because everybody takes credit for it, but we were improvising on the spot, really. It was so unusual to have a woman in a beautiful dress, doing cartwheels from a black Jag to a white Jag.

It was fascinating. Nobody had that. It was unique. And I swear to God, a lot of people who came down to work with us on the [new] ‘Shut Up & Kiss Me’ video, they were just in awe of the car, and dying to do their thing. It was amazing. And these were a lot of young people, too. We wanted to shoot a cross-section — not just gorgeous girls in torn stockings, the old axiom of diminishing females. We wanted a beautiful cross-section of people. And we achieved it. It was great. But even the young ones were aware of the ‘Here I Go Again’ video, and the Jag.”

Whitesnake Girl, David’i Boynuzlar

Tawny’nin David Coverdale’in kız arkadaşı olması bizi derinden etkilemiştir. Onun sayesinde klipler milyonlarca kez izlenmiş, şarkı sözleri ve senkoplar ezberlenmiştir. David de ‘Yeter ulan, bakmayın artık, o benim kadınım’ diyerek 1989’da evlenmiştir. 2 yıl evli kalıp, Coverdale boynuzlanınca 1991’de boşanmışlar. Coverdale evli olduğu dönemi kabus, boşanmayı uyanma olarak tarifler Tawny için.

Question: Whatever happened between you and Tawny Kitaen?

DC: I woke up from the nightmare!

 

Yeri gelmişken ‘Is This Love’ ve ‘Here I Go Again’ kliplerini koyalım da güzellik olsun buraya. Şarkı yani.

Sıcak bastı bana buraları yazarkan, kendime bir ara veriyorum 🙂


10. Paula Abdul

Paula Abdul, Pop Star olmadan önce kareografi üzerinde çalıştığını zaten bir üst bölümde okumuşsunuzdur. Dönemin danslarının neredeyse tamamında onun imzası var.

Paula Abdul’ün Amerika dans tarihi için çok önemli bir karakter olduğunu yazmak gerek. Laker Girl ile başlayan serüveni, Janet Jackson, Kylie Minoque, New Kids on The Block gibi 100lerce grubun ve müzisyenin dans kareograflığını yapmakla devam etmiştir. Tüm yarışmaların değişmez üyesidir.

Biz onu tabi şarkıcılığı ile biliyoruz. 1991’deki Rush Rush şarkısını hatırlayalım.

Müzik Dinlemek Kitap Okumak Gibiydi

Synthler, yeni sesler, yaratıcılık tavandaydı 80lerde. Ben şanslıydım çünkü 5 yaş büyük abiyle büyüdüm maretyalım oldukça fazlaydı. Hiç unutamadığım albümler vardır. Modern Talking, Earth, Wind & Fire gibi.

Oturup Kaset Bitene Kadar Dinlerdik

Müzik dinlemek hakkaten böyle bir şeydi. Yaklaşık 1 saat sürerdi bir albümü dinlemesi. Kitap okur gibi, koyardık kasedi, hiç konuşmadan dinlerdik. Her albümün bir hikayesi olurdu. Soundları da aynı olduğundan, tüm parçalar kendi içinde eşsiz yapya sahipti. Tabi analog zamanlar olduğu için, kayıt imkanları da kısıtlı, bütçeli ve zaman alan işler.

Albüm Müzisyenlerinin Çok Daha Değerli Olduğu Dönem

Şimdiki gibi, abi olmadı bir daha çalayım, o kısmı sona kopyalayalım, 3.notanın volümünü yükseltelim gibi hareketler yok. Bant pahalı. Muhtemelen 2 ya da maksimum 3 take alma hakkın var. Baştan sona hatasız çalmalısın. Tuşe ton değişmemeli. Değişse de onun da bir ruhu var. Parçanın genelinde bunu hissediyorsun. Doğal akış. Şimdi o tarz kayıt yapmak da kolay değil. Dinleyenler parçayı dinlemek için değil, neye benzediği ve nerede hata olup olmadığı ile igileniyor. Bizler de gidip hala 70li yıllarda oluşan soundu tüm imkanlara rağmen yakalamakta zorlanıyoruz. Analog kayıt ve 70-80-90lı yıllar bence müziğin top yaptığı dönem. Albüm sanatçılığının çok daha değerli olduğu zaman..

Onno Tunç, Şehrazat Zamanları

Türkçe müzikte Sezen Aksu’nun top zamanı. Onno Tunç, Şehrazat, Uzay Hepari gibi uzaylıların yaşadığı dönem. Ajda çok çalınıyor, Nilüfer daha Kayahan’ın yanında, küsmemişler. Acid (Pump upto Jam) daha çıkmamış, Cem Karaca henüz raptiye raprap dememiş, Hakan Peker, Corc’tan borç istemiyor falan. Daha basit parçalar, daha az parçalar hatta ama bilinirliği haliyle daha yüksek.

Gülümse Albümü Başlı Başına BaşYapıt Bence

Onno Tunç, çok iyi bir bas gitarist özünde bu arada. Harika müzisyenliğini albüm prodüktürlüğü ile ömrünün sonuna kadar başarı ile götürdü. Türk pop’unu yaratan ve geliştiren kişilerden birisidir. Sezen Aksu’dan ayrıldıktan sonra dönemin rakibi Nilüfer’le çalışmaya başlamış.

Ritm Durmasın, Aksın Birader

Klavyede dönemin popunu çalıyorum. Aynı ritimden bi sürü parça olunca potporiyi keşfediyorum haliyle, araya bi fill-in atak, devam. Kimse müzik dursun istemiyor. Ritm devam ettikçe dans etmeye devam ediyorlar. Aynı ritmde başka melodi isteniyor. Benim de melodiyi çalmam yetiyor, vokaller yeterli zaten, hepsi söylüyor. Millet melodi ve sözleri dinler.

Akdeniz Akşamlarını Çalar Mısın? – E Biz Marmaradayız?

Bu mevzu da esasında kumsal gitaristliğinde de bir derttir. Girişi yaparsın, sonra herkes söyemeye başlar, gitarın sesi basılır, ne çaldığının önemi kalmaz..

Yine De Kral Org be, PSR6’ım

Dönelim benim meşhur PSR 6’ıma. Klavyemde 10 tane ritm var ama herşeyi çalıyorum 9/8lik hariç. Kaasını karıştırıp, akor basarken birşeylere dokununca, sadece bas çalıyor falan.
Fingered olayı bitirmiş zaten. Soldan baslı akorlu ritimli otomatik çalıyor, sen sağda takıl. Doğumgünü diye gittiğim Cafeler gel çal diyor işler çıkıyor. Ama çocuğum daha ben bıyıklarım çıkmamış, ne bilirim ben iş. Yine de kola ısmarlıyorlar öyle bikaç partiye gidiyorum, kaşem bu: kola-pasta. E yeter zaten.

Circuit Bend Çok Acaip Bi Olay Arkadaşlar

Bu arada Circuit Bending denilen bir olay var. Eski bu tarz klavyelerin ana kartındaki ses çipleri yerlerinden, atlama yaptırıp, kasaya bu eklentileri koyup, kargaburun kablolar yardımıyla oynuyorlar. Bu modifikasyon sayesinde, kablolar ve değişik düğmeler ile farklı sesler çıkartıyorlar. Elektronik müzikte bu neredeyse tarz olmuş. Kısa tanım olarak, yeni gürültü makinaları üretiliyor.

Tarsal, Yelken Klüp, Otelcilik

Düğün mekanları bakımından, Tekirdağ’da sokak aralarında, içinde çocukların durmadan koşturduğu, masalarda üstüne ılık pepsi, yedigün, meyve sularının olduğu yerleri saymazsak, 2-3 güzel düğün mekanı vardı.

Tarsal sahildeki meşhur yer. Yelken Klüp de öyle. Ama açık hava ve genişliğe göre favori mekan Otelcilik Okulu’nun bahçesi. Hem stajyer öğrenciler de olduğundan bedeli uygun. Kaldı ki bizim İzmir’den sonraki 2.düğünümüz Tekirdağ’da orada yapıldı 2007de.

Otelcilikten ertesi sabah çıkarken. Biraz karışıklık olmuş olabilir.

Oradaki düğünlere ben çocukken davetli olarak gittiğimizde, babam beni PS 6100 çalan abiyle konuşur 2-3 parça çalsın diye ikna eder, kimse kıramaz zaten babamı o dönemde. Ben de çıktığımda sanki kırk yıllık klavyeci gibi sesleri ritmleri ayarlarım. Abi şaşırır “Nerden biliyon?” diye, “Bilmiyorum, Yamaha ya, işte benzer” derim. Sonra dans müziği çalarım basitçe, Hatırla Ey Peri, Eski Dostlar sonra hızlı bikaç parça falan, insanlar kalkıp dansediyor, pist neredeyse dolar.

Tamam Pist Doldu Kalkabiliriz

Klavyeci abi kıskanır durumu, “Kıvanççım yeter, kay bakayım kenara, ben devam ediyim” der, hazır insanlar da pistte devam etmek istiyor tabi..

Düğünlerde Çalsana Oğlum. – Çalıyorum Baba 🙂

Babam o programlardan sonra, bana “Ya sen çalsana böyle düğün falan” derdi. Annem “Saçmalama Sedat, ufacık çocuk daha” derdi. Sonradan baba olunca anladım. Esasında babamın beni sahnede görüp gurur duyduğunu. Öte yandan sözünü de dinledim sayılır, düğünlerde çaldım, halen de devam ediyorum.

Trakya Düğünleri Çok Acaip

Gürel Hocamı da en son yazın Bilge tesislerinde görmüştüm 20 küsür sene olmuştur. Çalıp söylüyordu hala. Facebook’tan buldum hocamı sonunda. Tekirdağ’da çok yaygındı klavyecilik. Kalite balad şarkılarla başlanır, sonra biraz oynak, oyun havasına kayardı. Tabi çok istek olurdu bi süre sonra.

O Kadar Güzel Halk Oyunlarımız Var Ki Bizim

Trakya’nın köy düğünleri daha bir ilginçtir. Kuzenimin köydeki düğününde, ‘Sultans Of The Dance’ gibi bir bölüm izlemiştik. Köydeki tüm gençler bu dansı biliyor. Roman havasının bir uyarlaması. Köy meydanında dans edilirken, çevresinde yakın köylerden gençler geliyor. Çember şeklinde dışarı oturup, o köydeki kızları beğeniyorlar

Köy meydanının ortasında önce iki kişi karşılıklı oynuyor. Sonra gelen kişi onlara dik dans ediyor. Bir kişi daha gelirse dik oynayan dönüp ikili oluyorlar. Böylece ikili ikili yanyana sıralanıp aynı figürü oynuyorlar. Müthiş bir kareografi.

Doğuştan gelen yetenek sanırım, çünkü en ufak bir aksama, gecikme yok ayaklarda. Basit de değil ha, biz yapamadık. Babam biliyor zaten ezbere de, bizim öğrenmemiz zor. Düşününce şimdiki dans kursları falan var ya, Latin, Chacha vs., onları kesinlikle küçümsemek için değil ama şu yerel danslarımız varken bizim, onları ön plana koyup, onlara da kurslar açıp koysaymışız. Evet Halk Oyunları var, ama gitgide uzaklaşılıyor. Oysa ki, ne de güzel figürler, bütünleşme, ortak hareket etme var ki bizim danslarımızda…

Kırklareli’nde Düğün Programı Biraz Daha Farklı

Trakya’daki şimdiki düğünlerde işleyiş biraz değişik, özellikle Kırklareli’de. Davulcu, Halay falan önce giriyor. Herkes bi enerjisini, gazını atıyor. Sonra dansa falan dönüyor, bu esnada yemekler yenmiş pasta kesilmiş oluyor. Sonra bir daha halay final. Damadın acelesi falan da yok, oysa ki.

Kırklareli Dansı da Muhteşem!

Bu arada Kırklareli dansına da bittik. Anlatamam size. Çalışayım ama. Şimdi Halay gibi ritm düşünün. Ama sadece davul ile başlayan. Burada tüm kontrol davulcuda. Hızı arttırıp azaltıyor. Ayak hareketlerine göre tempo tutuyor falan. Çok önemli rolü. Burada halay başındaki 5-6 kişi olduğu yerde oynuyor. Arkadakiler duruyor. Halaya yeni katılacak kişi, çevresinde döne döne halayın başına yanaşıyor. Solo dans gibi figürü var. Sonra ön 5-6 kişi dediğimiz gölge yeni katılanla yeniden oluşuyor. Bu sırada arkada duranlar arasından dinlenen kim olursa olsun, çıkıp tekrar solo dansla öne geçiyor. Dans müthiş hızlı, ayaklar durmuyor, ritm kaçmıyor. Yorulan arkaya geçiyor, dinlenen öne. Güzelliği şu, herkes Halay Başı olabiliyor. İsteyen istediği zaman oynayıp, istediği zaman dinleniyor. Sıra yok, beklemek yok.

Trakya Halk Oyunlarının Ortak Noktası: Eşitlik

Bu Tekirdağ’daki ve Kırklareli’ndeki düğünlerin, hatta babama sordum alanı genişletebilirim, tüm trakyadaki düğünlerin ortak özelliği ne biliyor musunuz? Kadın-Erkek ayrı değil. Aynı. Cinsiyet ayrımı yok. Yanındaki erkek kadın olabilir, ama zaten bunun önemi de yok.

Videolar bulursam ekleyeceğim buraya..

Ekrem’in Kırklareli’ndeki Düğününden

Az Votka Vardır..

Aynı Ata Demirer Flash TV anısı. Ne zaman başladı, ne zaman bitti. Hızlandırılmış tur resmen. Ama ortak nokta çoğu düğünde de olduğu gibi, mutluluk. Bu bar programlarından hep farklıdır. Düğünlerde insanlar Gelin ve Damat’ın mutluluklarını görmeye, yeme içmeyle de oynamaya gelirler. Bazıları arkadaş bakmaya da gelir, ki riskli durum bence. Çünkü o saç ve makyajda saatlerce emek var, altındakini göremezsin. Ama herkes çok güzeldir bak hakkaten. Güzellik vardır her yerde. Mutluluk vardır.

Düğünler Arkadaşlık Kurmak İçin Güzel Bir Ortam

Bir de anneler bu düğünde müthiş iyi süzer ortamı. Kim ne giymiş, kimin kızı kibar, efendi falan. E baktığında orası da bir nevi görücülük yeri.

Evli, Bekar bir sürü insanın geldiği, mutluluk-pozitif duyguların aktığı, insanların güldüğü, hayaller kurduğu bir yer. Bu amaçla gelinen bir yerde, bir arkadaşlık kurma temelinin sağlam olma ihtimali yüksek.

Bir kadının hayattaki en büyük derdidir ya “Ne giyeceğim?”, düğünlerde bu belirli konsept çerçevesinde olsa da, renk uyumu, makyaj, saç, çanta, ayakkabı, çorap başlı başına tez konusudur. Şimdi sorun mesela “şunun düğününde ne giymiştin” diye, size tüm detaylarını anlatsın.

Düğünlerde müzik yapmak da keyiflidir. Gecenin ana enstrümanı evlilik dans, müzik ise yan enstrümandır.

Bar Müşterisi Zordur

Sadece Sanki Tek Bir Parça Dinlemek İçin Mekana Gelen, İstediğini Çaldırmaya Ant İçmiş Bar Müşterisi

Barlarda öyle değil, kimisi kederden, kimisi sinirden, kimi nedensiz ordadır. Bizim için en zorlayanı sarhoş bar müşterisidir. Yanındakine hava atacak diye, 3 saatlik programın başından sonuna kadar saçma bir parça ister durur. Aralarda bağırır. Başka parça çalınırken, baş parmağını aşağı gösterir. İlla onun istediği olacak. JukeBox’ız ya biz. Para atıyon, çalıyoruz. Bildiğin dayaklık tip.

Müzisyen dostlarım bu sahneleri unutmaz mesela. Çünkü sahnede seyirci ile dalaşmamaya zorlarız, içimize atarız. İçimize attıklarımız da kemirir bizi. Sanmayın hç bir şeyin farkında değiliz. Sadece spot ışıklarının arkasını göremiyoruz.

Bar Müzisyenliği Mi, Düğün Mü?

Yine de sorarsanız bana düğün mü bar mı diye. Bence müzisyen için, kendini daha özgür hissettiği alan, daha mutlu olduğu yerdir. Düğün sahipleri, akrabalar, seni satın aldıklarını düşünüp, sürekli müdahele ederler. Şarkı söylerken onu duyabileceğini ve cevap verebileceğine falan inanırlar. O yüzden ara konuşmaya ve hadi be kardeşim laflarına zeval vermeden, parçaları durmadan birbirne bağlayarak devam etmeli, sonda da o illa göbecik atacak ablalar için DJ’i hazır tutmalısın.

Barda ise belirli konsept çerçevesinde, kendi istediğin parçaları, dileğin şekilde coverlayıp sunabilirsin. Oranın sahibi bi nevi sen, izleyiciler misafirlerindir. Her biri kendi içinde çok tehlikeli hale dönüşebilir. Sahneye fırlayabilir, sonuçta herkesin sesi! var ya.

Pişantör Ne Demek Arkadaşım?

Şimdi yazının başından beridir Pişantör, Pişantör. O da ne amk dediniz. Ben de ilk duyduğumda aynı tepkiyi vermiştim.

Efenim Pişantör, Trakya icadı, çok yerde kullanılmayan ama bir dönemin furyası olduğu için konulan Pİyanist-Şantör kısaltmasıydı. Bahsettiğim 20-30 küsür sene öncesi yani tam 90lı yılların başları.

Dönemin DJ’leri Pişantörler

Çay bahçelerinin neredeyse tamamında ılık kahverengi efes şişe biralarının satıldığı ve bunların neredeyse yine tamamında piyanist şantörlerin program yaptığı yerlerdi. DJ veya müzik çalar yok ki. Abiye hafif bişeyler çal diyor, yürüyor baba. Hakkaten dönemin DJ’i kendileri. Sokak başı klavyeci var. Grup müziği falan yok. Tek kişi çıkıyor, ritmli, düşük yövmiye, hızlı program, durma yok falan. Herkesin işine geliyor. Canlı müzik yaptırmayacak yer bile koyabiliyor bi pişantör oraya.

Cem Karaca

Her Gün İş Var Pişantöre

Düşününce klavyecilere baya iş varmış o dönem ya, mekan sayısı gırla, her gün müzik yapıyorsun. Mekandan çıkıp düğün ekstrasına falan. İyimiş be.
Klavyecilik bozuldu tabi sonra. Org Kontrolü falan oldu bi nevi. Otomatik çalanlar çıktı, ritmler genişledi.

Hepimiz Şantör ve Şantözüz

Pişantör tabiri esasen rahatsız edici de değil. Saygı içeriyor. Piyanist ve Şantör ün birleşmesi. Şantör Fransızca’dan geçme, erkek şarkıcı demek. Ama görseli nasıl yapıştıysa, vokal yapan bir klavyeciye mikrofon konduğunda, tabir hiç sekmez aynıdır: “Piyanist Şantör oldum.” Belki de o yüzden şarkıyı klavye başında söylemek istemezler. Di mi?

Beni Bırakıp Gittin, Kararsız Gönlüm – Arif Susam

Artık ne çalanlar piyanist ne de şantörlük yapıyorlar. Basıyorlar hamam reverbünü mikrofona. Tamam. Taverna kültüründen gelme bu anlayış. Eskiler yine de iyi müzisyen. Besteleri var. Dönemin tam pişantörleri onlar. Nejat Alp, Arif Susam, Ümit Besen falan.. Bizde de var kasedi Arif Susam’ın. Arabada dinlemek için almıştık Hayrabolu’dan. O zamanlar Aydın’a gidip geliyoruz yazları, akraba ziyareti. Yol uzun. Yolculuk bir kültür. Acelemiz yok. Arabamızda 4 tane albüm var. Metin Milli, Samime Sanay, Nalan Altınörs, Muazzez Abacı ve Arif Susam. Değiştre değiştire dinliyoruz. Ama en önemlisi ne biliyor musunuz? Albüm baştan sona dinleniyor. Yani parça değil, albüm dinlemek önemliydi..

Ha bu arada şu yaşıma geldim, nedense bir tane Kadın Pişantör görmedim. Olsaydı da ismi Şantör değil Tahmin ettiğiniz gibi Şantöz’den Pişantöz olurdu.

Müzisyencik Olmak

Kısacası çivisi çıktı, sonrasında müzisyen olmayanlar bile çalabilir oldu klavyeyi. En son Kırklareli’nde Ekrem’lerin nişanında org çalan abiyle konuşunca iyice anladım ki, düğün işi esasen çok rahat. Biz zorlaştırıyoruz kaliteliştirmek için. Düğündeki abim, çalmaya 3 ay önce başlamış. Yanlış anlamayın düğün işlerine değil, müziğe başlayalı!.

Bana Oradan Çıgan ve Roman Yükle Bilader

Hayatında ilk defa böyle bir enstrümana dokunuyor. Oww müthiş yetenek falan da değil. Göstermişler abiye bu do diye, buna bas şu parçaları söylersin diye. Alet akorları falan otomatik çalıyor zaten, keza melodileri de.. Ben çalmıyorum ki diyor. Playstation’lara oyun yükler gibi yerleri var bunların. Ritm ve şarkı yükletiyorsun. Her şey altyapıda. Sadece geçişler, kontroller ve sözler sende.

O kadar tuşa ne gerek var diye soruyor insan.
Görüntü olarak halen eskiyi yansıtıyor ya. Sanki orada piyanist varmış gibi.

Ama hayat bu işte ne yaparsın. Birileri üretir, diğerleri tüketir, geri kalan hazır yer.


Sigara Gondolu

80-90’larda büyüyenler çok iyi hatırlayacaktır. Züccaciyelerde satılan cam/gümüş gondolları ve içine koyan misafir sigaralarını, kristal kül tablalarını… Ortak muhabbetin tepesinde hep o vardı. Sigara, sigara,…

Read More

Hakkımda

Çok çalıştım yeter ulan! diye emekli olup, istediklerimi gerçekleştirme zamanım geldi dediğimde henüz 40 yaşındaydım. Bir sürü farklı karakteri yaşayabilmek için akıl sağlığım da yerinde…

Read More

11 yılı devirdik

11 yılı devirdik biz bugün! (01.09.2018)   İlişkiyi, evliliği, yuvayı yürüten kadındır. Ne mutlu ki bana, bu konuda çok şanslıyım. Tüm hatalarıma rağmen, kadınım yanımda…

Read More
About the author

Kıvanç Kaplan:

4 Comments
  1. Devrim

    20 Eylül 2019 / Cevapla

    Çok güzel yazı olmuş be Kıvanç! Blue Jean'ler, 9,5 hafta, Lambada sevdası, Madonna, buz mavisi kot, Yamaha org aşkı, müthiş 84 kışı, köpek öldüren, aile&arkadaşlar... Yaş alıyor olmanın önlenemez sonucu, geçmişin çoook güzel ve özel hatırlanması, ama gerçekten birtaneymiş bizim gençlik zamanlarımız:)))

    • Kıvanç Kaplan

      25 Eylül 2019 / Cevapla

      Devrim aynen! Harika özetlemişsin, ben yapamadım bu kadar güzel özet paragrafı 🙂 Okuduğuna çok sevindim. Dediğin gibi yaş aldıkça, geçmişi daha güzel hatırlıyoruz. Yaşanan olaylardaki mutluluk filtresi daha yoğun oluyor. Dünyanın da en büyük problemi olan, gitgide teknolojiye bağlı yanlızlaşmanın ve mutsuzluğun, yansıması bu belki de. Neyse ki senin gibi güzel, düşünceli dostlar biriktirmişim. Paylaşabiliyorum ve paylaştıklarım sizlere dokunuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four × three =